Yaşama Uğraşı Fanzin: biyografi
biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2022 Salı

Yılmaz Odabaşı-Aynı Göğün Ezgisi "Abdülselam'ın Hikayesi"

Ekim 18, 2022 0
Yılmaz Odabaşı-Aynı Göğün Ezgisi "Abdülselam'ın Hikayesi"



"Abdülselam, 1979 yılında bir üsteğmeni öldürmek savıyla aranıp yurtdışına kaçarak hâlâ dönmeyen bir arkadaşımız tarafından derneğimize getirildiğinde henüz 17 yaşındaydı. Bir şeyler öğrenmeye çabalayan ağırbaşlı, mazlum bir delikanlıydı.Üstünde hep aynı soluk takım elbiseyle okul çıkışları hepimiz gibi kıravatını ceket cebine sıkıştırarak çıkar gelirdi.Cigaraya yeni başlamıştı.Daha ucuz diye tabakadan sarar, kaçak içerdi tütünü. Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi’nin ikinci sınıf öğrencisiydi. O, neyin ne olup olmadığını, bizim gibi geleneklerin ve dinin baskısını reddedip evinden kaçarak- öğrenmeye çıkmış acemi serüvencilerden biriydi.
Hepimiz bu yönümüzle birbirimize benziyorduk.Aşiretlerimizin, feodalizmin, tabuların katı, boğucu ortamlarından çıkıp hayatı acemiliklerimizle anlamlandırmaya çalışıyor, okul ve aile eğitimlerimizde, dahası eğitilemeyişimizde bizden saklı tutulanların karşılığını arıyorduk. yüzlerimizde yoksulluğun hıncıyla birey olmaya çabalıyorduk. Abdülselam’ın gömlek giyindiği günler sol üst cebinde nüfus cüzdanı ve bir adet ucuz tarak görünür, pantolon cepleri ise hepimizin cepleri gibi haftalar boyu bin liranın yokluğunu kronik yaşardı.Mazlum, mütevazı ve buruk gülümsemeler dağıtırdı çevresindekilere...Abdülselam’ın derneğe gelip gittiği ilk ay onu eğitim çalışmalarına kattık. Artık yetişmiş kadro elemanı sayılan (!) Abdülselam’ı aramıza aldık ve yazıya, afişlemeye, bildiri dağıtmaya onu da götürecektik artık. Onunla ilk olarak Dağkapı semtindeki ara sokaklarda yazıya çıktık. oradan Diyarbakır’ın Saraykapı semtinin varoşlarına daldık.Dört kişiydik. iki gözcümüz tetikteydi; çünkü kendi alanımızı aşıp, o dönem hayli güçlü olan bir başka örgütün özel alanına, kurtarılmış mahallesine girmiştik.Semtlerine girdiğimizi öğrenirlerse bir çatışmanın çıkması an meselesiydi. Abdülselam, yanımızda boya dolu kovayı taşıyor, gerginliğimizi anlayamıyordu. ben, kimileri daha yeni badanalanmış tertemiz duvarlara elimdeki fırçayla atılıp dururken, Abdülselam, bir mırıltıya dönüşen sesiyle, “abe bunlar da devrimci değil midirler? niye kızsınlar bize?” diye soruyor, siyasal sürtüşmelerin, hizip kavgalarının boyutlarını hiç bilmiyordu. Tam bir hafta sonra, o kentteki tüm semtlerin, sokakların, kahvelerin ve duvarların solculuk adına yine solcular tarafından ayrı ayrı parsellendiği İskenderpaşa semtine bir işi için uğrayan Abdülselam, ölü çıktı oradan. bir başka sosyalist örgütün mensupları tarafından kurşunlanarak öldürüldü. Diyarbakır’ın göğsünde terli bir akşam, daralan sokaklarda bir yaşamı çaldılar... Abdülselam kardeşimi arkasından vurdular!daha 17 yaşında neyin, ne kadar suçlusu olabilirdi ki o? Yitirilmesinden dokuz yıl sonra, onun o çocuksu saflığını, o mazlum, o delikanlı sıcaklığını burkularak anımsadığım günlerin birinde, şu dünyada onu betimleyen bir şey kalsın diye oturup onu anlatan “aynı göğün ezgisi” adlı şiiri yazdım. Sonra üniversite kampuslarında, gecelerde okundu bu şiir; insanlar duygulanıp faşizme taşıdıkları öfkeyi bileylediler.Stadyum konserlerinde hep bir ağızdan “Abdülselam’lar ölmez!” dediler. Grup Kızılırmak’ın çıkardığı bir kasete de ad verdi Abdülselam’ın şiiri. Çay bahçelerinde, üniversiteli evlerinde okunurken insanların severek, burkularak “arkasından vurulan Abdülselam”ı dinlediği bir yıl boyunca, ben ise her dinleyişimde başka savruluşlar yaşadım ve sustum...Şiir, öznesine taşıdığım yakınlık ve duygusal bağımlılıktan, öznelliğimden çıkıp insanlara mal olmuştu. onu asıl devrimcilerin öldürdüğünü nasıl açıklayabilirdim? Grup Kızılırmak’ın çok değer biçtiğim elemanlarına, bu şarkıyı coşkuyla dinleyen tertemiz gençlerin duygularına, duyarlılığına rağmen nasıl, nasıl yazabilirdim? Tesadüfen şarkının dinlenildiği birkaç yerde sormuştum “Abdülselam’ı sizce kim öldürmüştür?” diye: “faşistler!” demişlerdi, “faşistler vurmuş, nasıl kıymış alçaklar!” oysa onu biz öldürmüştük ve sonra da başında ağıt yakıp faşizme küfrediyorduk! şarkıyı hüzünlenerek dinliyor, onu kimin öldürdüğünü sorgulamıyor, bilerek veya bilmeyerek düpedüz yalan söylüyorduk.Değil birini, nice Abdülselam’ları toplumu kurtarmak adına ayrı topluluklar oluşturarak bizler öldürmedik mi? Abdülselam’ı kimin, niçin vurduğunu kimseler bilmiyor ve sormuyordu da...sonunda “Aynı Göğün Ezgisi”nin yinelenmemesi, bu acı örnekten bir ders çıkarılması amacıyla mutlaka yazmam gerektiğine inandım.Hâlâ benzer hüsumetleri, örgütler arası kimi çatışmaları burkularak izliyorum. örneğin dev-sol’da bir dönem yaşanan iç çatışmalar, Abdülselam’ı yeniden anımsatmıştı bana. kim bilir kimler o çatışmalarda birilerinin siyasal kulvarlarda yitirilen “ilk arkadaş”ı olacaktı... orada ölen kimler için geride kalan başka birileri belki bir şiir yazacak ve o şiir şarkı olacak, marş olacak ve oturup o şarkıyı, marşı okuyup yumruk sıkacak ve faşizme karşı öfke bileyeceklerdi...
kim bilir aynı sol hastalıklarla, aynı onulmaz ayıplarla, bu sistemin kokuşmuşluğuna cesurca kafa tutan aynı sınıfın insanlarının, o yoksul halk çocuklarının mezarlıkları, morgları doldurmalarını izleyip şarkı söyleyeceklerdi. öyle mi?
Bu utanç daha ne kadar büyütülecekti?
Abdülselam’ları biz öldürdük; bizim de suçludur, kirlidir ellerimiz…kirlidir ellerimiz!
ve bu yazı, o gencecik ellerimiz bir daha böyle kolay kirlenmesin diye yazılmıştır.
Yılmaz Odabaşi"

24 Eylül 2022 Cumartesi

İşlemeleriyle Ölümsüzleşen Kadın "Nasra Şimmeshindi "

Eylül 24, 2022 0
İşlemeleriyle Ölümsüzleşen Kadın "Nasra Şimmeshindi "



Farha ve Miksi İshak Şimmeshindi’nin altı çocuğundan biri olup 1916’da Mardin’de doğan Nasra Şimmeshindi Çilli, Hindistan’dan 600 yıl kadar önce göçeden bir şimmes'in(yardımcı papaz) soyundandır. Miksi, Süryanilerde “Kudüs Hacısı” anlamına gelmektedir. Aynı zamanda ressam ve heykeltraş olup kilisede papaz yardımcığı da yapan baba, kızına Nasra adını Nasralı İsa’dan esinlenerek koymuştur. Miksi İshak bu yan işlerin yanı sıra asıl geçimini basmacılıktan kazanmaktadır.

Süryani okulları kapatıldığı için okula gidemeyen ve Türkçe öğrenemeyen Nasra, 13 yaşında nişanlandığı Kermo Çilli ile evlenerek 5 çocuk sahibi olur. Evin geçimine katkıda bulunabilmek için uzun yıllar terzilik ve oya işçiliği yapar. Kocasını yitirdikten sonra ise, kaybolmaya başlayan bir Süryani geleneği olan baba mesleği “basmacılık” sanatını sürdürmeye karar verir. Babadan kalma ahşap kalıplar, yıllanmış fırçalar ve kök boyalarla yola çıkar. Kendi yarattığı motifleri bu kalıplarla bez üzerine basar, desenleri eli ile çizer, kök boyalarla renklendirip bez ikonlar üretir. İsa ve havarilerini, İncil ayetlerini, melekleri, hayvanları, Şahmeranı, İsa’nın “doğumu-vaftizi-son akşam yemeği-çarmıha gerilişi”ni, kilise perdelerinin-örtülerin-bezlerin üzerine işler. Ünü öylesine artar ki, perdeleri yalnız Mardin ve çevresinde değil, dünyanın çeşitli manastır ve kiliselerince de aranır hale gelir. Bugün Mardin ve yöresindeki kiliselerle manastırlar Nasra Teyze’nin yanı sıra, babasının, amcasının ve kardeşlerinin işledikleri örtülerle-perdelerle donatılmıştır.

Çocukları ABD, İsveç, Kanada ve İstanbul’da yaşadıkları ve onu da yanlarına almak istedikleri halde, çok sevdiği Mardin’den ayrılamayıp, 27 Nisan 2016’da ölene değin Mardin’de kalmayı yeğler. Vasiyeti üzerine, Mor Mihail Kilisesi bahçesinde, 72 yıl sonra açılan ve torunu Metin Ezilmez’in girişimiyle Mardinli Taş Ustası Veysi Dua tarafından anıtlaştırılan babasının mezarında, onun yanına gömülür.

Nasra Teyze ile 1 Ekim 2002’de atölye-evinde tanışıyoruz. Türkçe’yi çok az bildiği için torunu aracığıyla konuşuyor ve onu gösterdiği bir kilise örtüsüyle birlikte fotoğraflıyoruz. Geçimini sürdürebilmek için yarattığı, ev içi kullanımına yönelik basmalarından birini –iyi ki- satın alıyoruz( Bu örtü şimdi, kendini yakıştırdığı Ayvalık evimizi süslüyor). Atölye-evin tüm duvarları örtülerle kaplı gibi. Sedirlerinin üzerinde de, özenle katlayıp istiflediği diğer yapıtları.

Çankaya Belediyesi’nin girişimiyle ÇSM(Çağdaş Sanatlar Merkezi’nin Füreya Koral Sergi Salonu’nda 4 Mayıs’ta açılan sergi 14 Mayıs’ta sonlanıyor. Nasra teyzeyi bugüne değin duymamış ve tanımamış olabilirsiniz. Ama onun olağandışı çalışmalarını( bir köşede de torunu Riva Ezilmez’inkileri) görebilmek için halen fırsatınız var.


31 Ağustos 2022 Çarşamba

Deyrulzafaran'da Eksik Bir Taş

Ağustos 31, 2022 0
Deyrulzafaran'da Eksik Bir Taş

Circis Kaplan veya bilinen adıyla Bahe Binebil 1928 yılında Mardin’in yakın köylerinden Bine-bil(Süryanice Bülbül) köyünde Vedia ve tren istasyonunda hamallık yapan Hanna çiftinin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelir.

Ailevi durumları pek iyi değildir, geçim sıkıntısına bir evlat daha eklenince daha da zorlaşsa da ailesi tarafından sevilir. Behice, Münire ve İlyas kardeşlerin neşe kaynağı olur. İlkin İbrahim ismi verilmek istenir. Circis ismi verilir fakat lakabı Bahe olur.Anne Vedia ailenin geçimine katkıda bulunmak için dokuma işlerine başlar.Dokuma işleriyle meşgul olur.Bahe’den ve ev işlerinden arta kalan zamanlarda dokuma işleri yapar. Bir buçuk yaşındayken annesi onu bir kuyunun yanındaki yatağa yatırır. Uyurken yanına yanaşan horozun saldırısına uğrar. Çığlığına annesi yetişir. Yüzü gözü yara bere içinde kalır. Kalıcı izler bırakır bu olay. Dört yaşına kadar pek bir şey belli etmez ancak daha sonra zihinsel olarak da izler kaldığı ortaya çıkar. Konuşma ve anlama güçlüğü çeker. Gittikçe zorlaşan şartlar Bahe’nin de babasını alır. Altı yaşına geldiğinde babası ölünce anne Vedia ne yapacağını şaşırır. Suriye’deki baba evine dönmek ister ama Bahe’yi götüremeyeceğini bilir.Çareyi Bahe’yi manastıra bırakmakta bulur. Bahe’yi manastıra bırakır.

Annesi son defa sarılır ve “biz geleceğiz” der. Kapıya kadar tekrar eder: “Biz geleceğiz Bahe”. Kız kardeşi, “hem çocuk hem de saf biriydi ve onu manastıra bıraktı. Manastır onun hem annesi hem de babası oldu” diyor.Manastırda çobanlık, bahçıvanlık gibi çeşitli işlerde çalışır. Özel günler hariç asla manastırdan dışarıya çıkmaz. Manastırın kapısı her açıldığında koşar, ilk o açar. Uzun yıllar manastırda kalır ama Bahe hep annesini bekler, annesinin öğrettiği Arapça’yı konuşur. Yaklaşık 70 yıl manastırda kalmasına rağmen Süryanice konuşamaz. Annesinin öğrettiği dili bilir ve annesinin yolunu gözler. Çocuk gibi kalır, hep annesinin geleceğine inanır.

Mardin Kırklar Kilisesi başpapazı Gabriel Akyüz, “Annesi 6 yaşında iken kendisini Delrulzafaran Manastırı’na bırakıp gitti. Bugün, yani 76 yaşına bastığı bugünlerde bile annesini bekliyordu.“

Tam 70 yıl annesini bekler. Kalbi dayanamaz ve 2014 yılında Deyrulzafaran’da bir taş eksik kalır. 

 

Not:   Fotoğraf / Şehmus Çakırtaş 1995