Yaşama Uğraşı Fanzin: deneme
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2023 Perşembe

Tacim Çiçek / Öykücü İzzet Kılıçlı için

Nisan 13, 2023 0
 Tacim Çiçek / Öykücü İzzet Kılıçlı için



Öykü yazarı, hukukçu, dergiciydi İzzet Kılıçlı (D. 1948, Adilcevaz / Van – Ö. 13 Ekim 1998, Ankara). Sağlık bilimleri, gazetecilik ve hukuk öğrenimi görmüştü. Bir süre orta dereceli sağlık okullarında meslek dersleri öğretmeni olarak görev yapmıştı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra Ankara’da serbest avukat olarak çalışmıştı. Edebiyata 1960’lı yıllarda şiirle başlamıştı. Sonra öyküde yoğunlaşmıştı. Ankara’da Yazıt dergisini çıkarmıştı, Yazıt Yayınlarını kurmuştu ve yönetmişti. Benim, Hasan Ali Toptaş’ın, Cemil Kavukçu’nun, Özcan Karabulut’un, Yılmaz Odabaşı’nın, Şükran Kozalı’nın ve daha birçok kişinin ilk yapıtlarını o yayımlamıştı. Atilla Şenkon, Sururi Baykal ve daha kimler yoktu ki Yazıt’ın ve dolayısıyla da İzzet’in çevresinde. Yazıt’a ve öykü eki Dekovil Öyküler’e nasıl dahil olduğumu sırası gelince anlatacağım zaten…

Yazı ve öyküleri ağırlıklı olarak 1974’ten itibaren Çağ, Yapıt, Yaba, Dönemeç, Varlık, Cumhuriyet Kitap, Türkiye Yazıları, Yazıt, Kıyı, Temmuz, Oluşum, Edebiyat 81, Günümüzde Kitaplar ve Ankara’da öğrenci olduğu yıllarda arkadaşlarıyla çıkardıkları Çaba gibi dergilerde yayımlanmıştı. Çocukluğunun geçtiği Vangölü kıyısındaki Adilcevaz’da kış geceleri anlatılan sayısız efsanenin, hurafenin, masal ve halk hikâyelerinin büyüleyici etkisi altında yazmaya başlamıştı. O yaşarken Mavi Devler (1983), Tozların Dansı (1990), Kara Önlüklü Sevgili (1996) adlı öyküleri yayımlanmıştı. Dostluğumuz ve arkadaşlığımız ilerledikçe de onun yazarlığı ve öykücülüğü hakkında Damar’da yazmıştım. O da vefa gösterip benim ve yazdıklarım hakkında iki bölümlük detaylı ve aydınlatıcı bir yazıyla adeta karşılık vermiş ve beni onurlandırmıştı.

Doğankardeş dergisine gönderdiği ilk şiirlerden sonra, toplumcu çizgide olay öyküleri yazmaya başlamıştı. O da birçok öykücü, romancı gibi edebiyata şiirle girmişti ve kafasındaki şiiri görünür yapamadığı ve bunu yapabilen çok yetkin şairlerimiz olduğundan dolayı da şiir yazmayı bıraktığını söylemişti bana. Yine dediğine göre bir süre olay öyküleriyle uğraşmış ve sonra bu tarzın kendi anlayışını ve yazmak istediği öykü ve romanları görünür yapmaya yetmeyeceğini düşünerek bundan vazgeçtiğini söylemişti. 1980’den sonra da gerçeküstücü öğeler barındıran düşsel öyküler yazdı. Dekovil’de onun ve adını verdiğim ve anımsamadığım birçok öykücü, yazar bu tarzda öyküler yazıyorduk…

“Öyküyü, şiirle roman arasında gidip gelen, henüz ayağını yere sağlam basamamış, aslında basmak istemediği için basamamış, deli dolu bir edebi tür olarak,” algıladığını söylemişti ve öykünün, “Okuyanda şiire, yazanda romana yakın bir tat bırakır. Ama ne şiirdir ne de romanın küçüğü,” demişti bir yazısında da.

1981’de Yaba dergisinin düzenlediği öykü özel sayısına katılan yüz öykücü içinde beş öykücüden biri seçilmişti. Bu onu misliyle mutlu etmişti. Edebiyatçılar Derneği üyesiydi. Dört romanı, üç öykü ve iki anlatı dosyası vardı Özgen Seçkin’e ve Ankara’ya gidişlerimde oturup sohbet ettiğimizde söylerdi hep. Demokles’in Kılıcı misali yakasını bırakmayan bir ‘şeker’illeti vardı başında. Bu yüzden Sağlık Bilimleri öğrenimi aldığını söylerdi. Etrafındakilerden de umduğu katkıyı, desteği görememişti Yazıt’ın kurumsallaşması için. Ve ölüme doğan her canlı gibi o da üstelik zamansız aramızdan ayrılınca, ortak dostumuz, 40 yıllık ağabeyim Özgen Seçkin, ölümünden hem sonra yazdığı her şeyle birlikte kitaplarının apar topar bir sahafa satıldığını söylemişti üzülerek. İşte o yayımlanmamışlar bir gün gün yüzüne çıkarsa o sahafın atmamış ya da yakmamış olmasının sonucu olacak. Üzerinden 25 yıl geçmiş ortada bir şey yok görünen bu konuda, maalesef.

Özgen Seçkin’i aramıştım, rahatsızlandığını öğrendiğimde. Çalışanı Yıldız almıştı telefonu. “İzzet Kılıçlı komada, hastaneye onun yanına gitti Özgen Bey,” demişti. Kahrolmuştum. Ve sonra yaşamın karmaşık ipleri arasında kendime yol bulmaya bir kente yerleşmenin, yeni bir kimlik edinmek olduğunu kabullenmeye çalışmıştım. Ve kendimi bu kaostan sıyırdığım bir anda İzzet düşmüştü yâdıma. Sarıldım telefona yine… Alo Özgen… demiştim. ‘İzzet’i soracaksan… Maalesef…’ demiti. Ölümün karşısında büyük bir sessizliğe düşmüştük. Yarım yapalak konuşmuştuk. Yaşamımın bu karmaşık sayfasını buruşturup atmak elimde olsaydı… Yaşamımı bir film şeridi gibi geriye sarabilseydim. Ellerim silgi olsaydı, silerdim yaşamımdan tekmil acıları ve onun biraz daha yaşaması için bedelin ne olacağını öğrenmeye çalışırdım. Yüreğim yanmıştı. Uykularım kaçmıştı. Kolay bulunur bir dost değildi çünkü İzzet.

Onu Ankara’da kaybetmiştik!

Gerçekten de zaman görünmez bir törpüymüş, her insana bir tabut üretirmiş.

Zaman gürül gürül akıp giden bir su… Zamanın kıyısına oturup ömrümüzü dudak payı olan bir demli çay gibi içmek hem güzel hem kötü… Güzel, çünkü demli çaydan keyif alır çoğu insan. Kötü, çünkü çayın bitmesini sevmez çoğu. İnsanın ömrünün tiryakisi olması, güzel mi, kötü mü, bilmiyorum; fakat kendime hep soruyorum: biz bir çay mı içiyoruz, yoksa gerçek bir çay mıyız zamanın elinde? Bildiğim bir şey var aslında: Her canlı gibi ölüme doğmuşum. Doğduğum andan itibaren ölüyorum azar azar. Tersine bir büyümenin elinde işkence çekiyorum. Öleceğim ana kadar sürecek bu. Hepimiz bunun farkındayız. Cenneti de cehennemi de bir arada yaşıyoruz. Büyürken ölmek kötü mü, güzel mi aklımızın köşesinden geçirmiyoruz. Bunu önemsiyorum ve düşünüyorum. Ölüme doğmasaydım ölmeyecektim. Öldükten sonra yaşamak için çabalamayacaktım. Müthiş bir devinimin içindeyim yani. Zaman mı kazanacak, ben mi kazanacağım yanıtı bence malum… 

Yaşamaya doğduğum andan itibaren, zamanın yüzüme geçirdiği maskeleri çıkarıyorum. Ölüme doğru büyürken yaptığım tek güzel iş bu. Durmadan zamanın yüzüme geçirdiği maskeleri çıkarıyorum ve bunu da yazıya döküyorum. Ölüme büyümeme kadar sürecek bu eylem. Gerçek kendim olmayışım da bu yüzden belki. Zaten kimsenin de böyle bir iddiası yok, olamaz da. Öldüğümüzde gerçek kendimiz olabiliriz ancak. Zaman kendi varlığını kanıtlamak için hep bizi yaşama doğuruyor. Biz de zamana karşı ayakta kalmak ve yaşadığımızı kanıtlamak, yani öldükten sonra sonsuz olmak için çabalıyoruz. 

Bu çabayı yarattığımız ürünlerle gerçekleştirebiliyoruz. Ölüme parça parça doğuyoruz. Yaşama da parça parça katılıyoruz. Parça parça öldükçe, parça parça doğuyoruz hayata. 

Ve biz yazdıklarımızla zamanı yeniliyoruz

İşte, sevdiklerimi, önemsediklerimi kaybettiğimi öğrendiğimde böylesine düşünceler deli atlar, taylar gibi geçer içimden ve içimin tozlarına dans ettirirler. O tozların dansı içinde kendimden geçerim ve sonra bir kâbustan uyanmışım gibi serin sulara atarım kendimi. İzzet Kılıçlı da yazdıklarıyla yaşayacak olan biri. 

Onunla nasıl tanıştığıma geçebilirim artık. Kısaca anlatayım. 

İzzet Kılıçlı birkaç arkadaşıyla “Yazıt Ortak Kültür Kitap Dizisi”ni çıkarmıştı. Edebiyata ilgi duyan biri olarak bu kitabı edinmiştim. 1. sayıda “Kavrayış Ortaçağlı Olmamalı” başlıklı bir yazı vardı. Bu yazının altında da o dönemde Dönemeç’te sürekli yer alan Aydoğan Yavaşlı’nın adı yer alıyordu. Zehir zemberek bir yazıydı ve toplumcu gerçekçi anlayışı, buna ilgi duyan ünlü-ünsüz birçok yazarı kendince eleştiriyordu. Bir karşı yazı yazdım: Türünün Somut Örneği Aydoğan Yavaşlı başlıklı. Yazıyı kısa bir mektupla İzzet Kılıçlı’ya gönderdim. Mektubuma yanıt alamadım tabii. Yazıma da dergide (çünkü ortak kitap daha sonra dergiye dönüştürüldü) yer verilmedi. Ona iki üç mektup daha yazdım. Yazıyı niçin yayımlamadığını sordum. Ondan yine yanıt alamadım. Telefonla ulaşmaya çalıştım. Olmadı. Sözünü ettiğim yazıyı bir iki dergiye daha gönderdim. Yayımlamadılar. Gerekçe de belirtmediler. (Daha sonra bu yazı Yeni Adana Gazetesi’nin sanat sayfasında yayımlandı.) Bir yıl kadar sonra, Tekirdağlı arkadaşımla (Muzaffer Bilgin. Benim gibi öğretmendi) İstanbul’a gittik. Güngör Gençay’ı beklemeye başladık. (Ellerimiz Tırpandır Acıya isimli şiir kitabımın basımını görüşecektik) Galata Kulesi’nin giriş kapısının karşısındaki kahvede oturuyorduk. Işık içinde olsun Güngör Gençay’ın kızının adını taşıyan Papatya Kırtasiye de Galata Kulesi’nin hemen dibindeydi ve Gerçek Satan dergisiyle yayınlarını da buradan yönetiyordu. Garson yanımıza yaklaştı ve “Abiler, bir bey ve bir kadın da Güngör abiyi bekliyor, bakın dışarıdalar,” dedi. Dışarı çıktık. Küçük bir masanın etrafında çay içen iki dostu gördük. Tanıştık. Şükran Kozalı, İzzet Kılıçlı…

Sohbetimiz Aydoğan Yavaşlı’nın yazısı ve benim yazım oldu. İzzet niçin yayımlamadığını orda da söylemedi. Böylece İzzet’le şahsen de tanışıp dost olduk. Yazıt’a öykü beklediğini, fakat bunun yayımlanacak anlamına gelmediğini, çünkü bir kurul oluşturduklarını sözlerine ekledi. 1988’de başlayan dostluğumuz 1992 yılı ortalarına kadar, onun üzerinde uzun uzun mektuplarla, daha sonraları da telefon görüşmeleriyle, bazen de Ankara’ya gittiğimde yüz yüze görüşmelerle sürdü. Bu dostluktan çok şey öğendim. Öykülerim için gösterdiği çabayı unutmam.

İzzet Kılıçlı ile Adana’daki Orhan Kemal etkinliklerinden çıktıktan sonra (yanılmıyorsam 1992 yılıydı) Mersin’e gittik. Bizim evde onu misafir ettim. O gün kronik şeker hastası olduğunu öğendim. Evimizde annem-babam yoktu. İkimizdik. Mutfakta yemeği kendi yaptı. Yemekten sonra birlikte bulaşık yıkadık. Rakı içtik. Gece geç saate kadar konuştuk. Söz döndü dolaştı Aydoğan’a geldi yine. Yazımda haklı olduğum tarafların olduğunu, Aydoğan’ın arkadaşları olduğu için yazıyı yayımlamamak yönünde kişisel karar aldığını söyledi. Yazıt’ın da zaten kişisel kaprisler yüzünden tıkanma yaşadığını, belki de bitebileceğini söyledi. O, Yazıt’ın kurumsallaşmasını istiyordu. Olmadı.

İzzet Kılıçlı ortalıkta görünmeyi sevmeyen biriydi. Edebiyattan tamamen kopmadığını göstermek için arada sırada yazı yayımlatıyordu o kadar. Fakat o içten içe kendisi için de olsa yazıyordu. Eminim ki ondan geriye sadece yazının başında söylediğim sayıda değil birçok öykü-deneme (belki de şiir) dosyası, senaryo çalışması kaldı. Ve Yazıt’la birlikte de olsa anılacak. Çünkü Yazıt’ın edebiyat alanına çıkardığı yazarlar bilinmekte ve ortada hepsi. Vefasızlık yapan da oldu, bir biçimde onu yâd eden ve yazan… Fakat o bunu önemsememişti sağlığında. Yazıt’la birlikte öykücülüğümüzün özgün bir damarı, kilometre taşı ve yüz akıydı demek hiç abartı değil bence. Sanat konusunda ince eleyip sık dokuyan biri olarak bildiğim İzzet Kılıçlı’yı yıkan vefasızlıklardan çok, meslek stresi ve edebiyattan uzak kalışı da zamansız ölmesine etki ettiğini düşünmüşümdür hep aklıma geldiğinde ya da Özgen’le görüşüp eski Ankara günlerimizi konuştuğumuzda…

Öykücülüğümüzün yüz akı ve özgün yaratıcısı İzzet Kılıçlı’yı yâd etmek istedim. Işık içinde olsun iyi ve has öykücü.

Not: Edebiyathaber'den alıntıdır. 

6 Ocak 2023 Cuma

Sibel Özbudun / Hayır'ları Bir Araya Getirebilmek

Ocak 06, 2023 0
Sibel Özbudun / Hayır'ları Bir Araya Getirebilmek






“Belki bi gün,

belki bi cesaret,

Belki bi çılgınlık,

Belki bi şiir, belki bi çay.

Olur ya, belki…”[2]

Merhaba, Dostlarım, Kardeşlerim,

Yıllar önce üniversiteden ayrılmak zorunda bırakıldığımda, ayrıldığımın sadece çürümekte olan bir kurum olduğunun farkındaydım.

Aynı düşü paylaştığım sizlerle ise yolum hiç ayrılmayacaktı.

Ayrılmadı da…

Bakın, ikide bir yolumuz kesişip duruyor. Kimi zaman bir öğrenci, kimi zaman bir kadın, kimi zaman da bir işçi eyleminde…

Çünkü dedim ya, aynı düşü paylaşıyoruz.

Bu dünyayı, bu coğrafyayı, “gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan”, sınırsız, savaşsız bir ekmek, gül, hürriyet ve kardeşlik sofrasına çevirmek…

Bu düş hepimize zorlu görevler yüklüyor.

Sizin payınıza kayyımlar, tıklım tıklım amfiler, gölgesinden korkan suya sabuna dokunmaz akademisyenler, yerlerde sürünen bilim kalitesi, özel güvenlikler, CİMER ihbarları, yasaklar, kıpırdayana kesilen disiplin cezaları, mobbing, pahalı ve kalitesiz yemekler, barınma sorunu, kadın öğrencilerin kampüs içinde ve dışında sürekli maruz kaldığı tacizler, ve her birinizin başının üzerinde her daim sallanan o meş’um “Üniversiteden sonra iş bulabilecek miyim?” kaygısı düştü.

Siz, tüm bunlarla baş etmek durumundasınız…

Ben bunun altından kalkabileceğinize eminim…

Çünkü kampüslerde, sokaklarda, meydanlarda sizi izliyorum. Boğaziçi’nde, ODTÜ’de, Yıldız’da, İTÜ’de…

O şenlikli direnişinizi, o gözüpek itirazınızı, o “yere bakmayacağız!” inadınızı…

Saflarınızda bir “öğrenci hareketi” filizlenmekte olduğunu görüyorum.

“Öğrenci hareketi” deyip geçmeyin. Öğrenciler “Hayır!”larını bir araya getirdiğinde, çok şeyi değiştirirler…

 Haydi Osmanlı’daki “Suhte ayaklanmaları”na kadar gitmeyelim.

Ama, üniversiteye “üniversite” adını veren ve özerkliğinin ilk adımını oluşturan 13. yüzyıl başlarındaki Paris “öğrenci baharı”nı anmadan geçmek olmaz.

12. yüzyıl başlarında Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden öğrenciler Paris’te Notre Dame Katedrali’ne bağlı okullarda ilahiyat öğrenimi görmektedir. Bir gün bir Alman öğrenci arkadaşlarına bir parti vermek ister ve uşağını şarap almak için tavernaya gönderir. Tavernacı çocuğa bozuk şarap doldurur. Çocuk buna itiraz edince de döverek dışarı atar. Çocuk başına gelenleri efendisine anlatınca öğrenciler topluca tavernaya gidip görevlileri pataklar, dolu bir damacanayla eve dönüp partiye devam ederler.

Tavernacı emniyet müdürüne gidip öğrencileri şikayet eder. Emniyet müdürü yanına görevlilerle öğrenci avına çıkar. Ancak öğrencilerle polis arasında şiddetli bir kavga başlar. Emniyet görevlileri püskürtülür. Ancak kavgada biri partiyi veren Alman genç olmak üzere beş öğrenci ölür.

Notre Dame’dan destek alamayınca, öğrenciler kendi aralarında örgütlenirler. Yabancıları da içine aldığını belirtmek için birliğe Universitas adını verirler. “Üniversite” adı buradan gelir. Kurdukları barikatlarla polisin girmesine izin vermezler. Emniyet müdüründen ve rektörden uzlaşma işareti görmeyen Universitas, temsilcilerini Kral Philip’e gönderir. Temsilciler kraldan korunma ve bazı imtiyazlar isterler. Kral temsilcilere;

– İsteklerinizi kabul etmezsem ne yapacaksınız? diye sorar. Temsilciler yanıt verir:

– O zaman, cübbelerimizin eteğinden Paris sokaklarının tozunu silkeler gideriz!

Kral Philip bu sözün ne anlama geldiğini bilecek kadar akıllıdır. Öğrenciler kenti terk edip başka ülkeye giderlerse, Paris’in çok şey kaybedeceğini bilir. O nedenle, öğrencilere istedikleri imtiyazları verir. Artık üniversitat kralın korumasındadır. Polis onlara karışamayacaktır. Daha önemlisi, Quartier Latin’deki okullar (fakülteler), kendi öğretim programlarını yapabilecek, öğretmenleri atayabilecek, dereceleri dağıtabileceklerdir. Bu olgu, Paris’te yükseköğrenimin kiliseden kopuşunun başladığı andır. O andan sonra, Üniversite kurulmuştur.[3]

Tam 768 yıl sonra, 1968’de yine Paris’te, yine Paris’in Quartier Latin’inde başlattıkları isyanla, tüm dünyaya yeni bir soluk aldırdılar, öğrenciler…

Geçtiğimiz yıllarda Şili’de aynı şeyi yaptılar.

Bugün de İran’da ayaktalar…

Dedim ya, öğrenciler “Hayır” larını bir araya getirdiğinde çok şeyi değiştirirler…

Bugün burada “Hayır” larınızı bir araya getirmek için buluştunuz…

Kalitesiz eğitime,

Kampüslerde özel güvenlik terörüne,

Üniversite özerkliğinin ayaklar altına alan “Tek Adam” rejimine,

Bilim özgürlüğünü boğan bağnazlığa,

Tüm öğrenim sürecini piyasalaştıran neoliberal tasalluta,

Mobbinge,

Sizlere soluk aldırmayan yasaklara, disiplin cezalarına,

Günden güne artan ulaşım ücretlerine,

Öğrencileri havasız, rutubetli bodrum katlarına bir servet ödemek zorunda bırakan “yurt sorunu”na,

Kampüslerdeki faşist işgale,

Kadın öğrencileri bir “av” olarak gören eril zorbalığa…

Ve daha nicelerine yönelik “Hayır” larınızı bir araya getirecek, sesinizi daha güçlü çıkartmanın yollarını arayacaksınız.

Bir yol bulacağınıza inanıyorum.

Ya da bir yol açacağınıza…

Yolunuz, yolumuz açık olsun…

Selam olsun düşlerinize, itirazlarınıza, kararlılığınıza!

N O T L A R

[1] 27 Kasım 2022’de İstanbul’da düzenlenen “Üniversite Konferansı”nda yapılan konuşma.

[2] Cemal Süreya

[3] Dr. Lynn H. Nelson, Professor Emeritus, University of Kansas, Lectures in Medieval History, 1 January 2001. akt. Timur Karaçay, “Üniversite Adının Doğuşu”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, No:1325, 10 Ağustos 2012, s.15.

3 Ekim 2022 Pazartesi

İbrahim Tekpınar / Tarihi Kimler Yazar?

Ekim 03, 2022 0
İbrahim Tekpınar / Tarihi Kimler Yazar?



Tarih kitapları, tıpkı kendisinden başka tüm dinleri ve tarikatları sapkın ilan eden din ve cemaatler gibi kendi kahramanlık öykülerini yazan devletler ve liderlerle doludur.


Muktedir olmanın verdiği "biricik olma" hissiyle yeni bir tarih yazımına başlanılır ve önceki iktidar ile yeni bir hafıza yaratımına giderek hesaplaşılır. Osmanlı'dan sonra kurulan yeni cumhuriyet de kendisinden önceki Osmanlı ile hesaplaşmak adına ve tabi İngilizlerin de baskısıyla çeşitli yenilikler yapmıştır. Atatürk İnkılaplarının bir kısmı tamamen hafıza tazeleme ya da müdahale operasyonudur. " Birinci Dünya savaşı içinde yapılan gizli antlaşmalarda İngilizlerin üzerinde önemle durduğu bir sorun da, Hilafetin ideolojik etkinliğinin ortadan kaldırılmasıdır. İslam Birliği Pan-İslamism gibi akımların ortadan kaldırılması ve İslamiyet'in bir birlik ve umut odağı olmasına son vermek için , Hilafetin tasfiyesi; değilse, İngilizlerin kontrol ettikleri bir bölgenin bir merkez haline getirilmesi, İngiliz Emperyalizmi için büyük önem taşıyordu."(Fikret Başkaya) Hilafet kaldırılmış ve sonraki süreçte de Osmanlı hafızasıyla bir nevi kavgaya girişilmiştir. Kurumlarıyla birlikte ,köy, meydan ve neredeyse tüm isimler silinmiştir. Hafızaya ilk müdahale tabiki yer isimleri ile olacaktır. Çünkü; Maurice Halbwachs'a göre "yer, hatırlamanın çerçevesini sunar." Kendi mücadeleleri sonucunda ki sömürgelerden toplanan yorgun Fransız ordusunun askerleriyle savaşarak (dönemin Urfa Ermeni Yetimhanesi çalışanı Mary Caroline Holmes'e göre çekilme konusunda anlaşılmış ve çekilirken saldırılmış) kurtulan Urfa'ya Şanlı, Antep'e Gazi, Maraş'a Kahraman isimleri verilmiştir. Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının isimleri meydanlara verilmiştir. Sadece bizlere has bir şey değil Fransız devriminde Paris'teki sokak isimlerinin değiştirilmesi, yine Osmanlı da fethettiği yerlerin isimlerinin değiştirmesi de Çarlık Rusya'nın devrilmesinden sonra şehirlerin isimlerinin değiştirilmesi Saint Petersburg'un isminin Leningrad olarak değiştirilmesi de toplumsal hafızaya müdahalenin numuneleridir.

Bugünün iktidarı olan AKP ise Kemalizm ile olan hesaplaşmasını yine yeni bir hafıza yaratmaya çalışarak yapmıştır. Yine aynı yöntemlerle işe girişilmiştir. 15 Temmuz Darbe Girişimi gecesi darbeyi durdurmak adına sokağa çıkan ve darbeye müdahale ettiği için Ankara'nın Kazan ilçesinin ismi Kahraman Kazan olarak değiştirilmiştir. Çözüm Süreci döneminde bazı köylerin Kürtçe isimlerini iade etmiş ama süreç bitince tekrar Türkçeleştirilmiştir. Kayyum dönemlerinde tabelalar bile Türkçeleştirilmiştir. AKP kendi “hafıza mekanlarını" oluşturarak yeni bir hafıza ve kendi tarih yazımına tüm iktidarlar gibi girişmiştir.

Tarih Yazımı:
Tarihi kazananlar yazar ve kazananlar ya da iktidarlar tarih yazımına ilk toplumun hafızasına müdahale ile başlarlar. Roma tarihiyle ilgili elimizdeki dokümanların %90 Roma'nın Hristiyanlığı kabul ettiği döneme ait belgelerdir. Pagan döneme ait belge bulmak oldukça zor. Çarlık Rusya'nın yıkılmasıyla birlikte Çarlık Rusya kaynakları tahrip edilmiş, Sovyet Rusya yıkıldıktan sonra da Sovyet arşivleri pazarlarda satılmıştır.

Parayı Basan da Tarihi Yazar:
İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerle işbirliği yapan, Almanya'da yatırımlarını sürdüren, Hitlerin seçim kampanyalarına bağış yapan ve bu vesile ile Grosskreuz nişanı alan Yahudi düşmanı Henry Ford, savaşın ardından şirketinin prestiji için tarihçilere "şirketin tarihini" bir nevi sipariş ettirerek yazdırır. Konudan fazlaca uzaklaşmadan bir Türkiye klasiği örneği vermek lazım. Vehbi Koç, 12 Eylül darbesinden sonra Kenan Evren'e mektup yazarak, "Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim." demiştir. Yine sonraki zamanlarda Türkçe Olimpiyatlarının sponsorluğunu yapmış (2013 Türkçe Olimpiyatları), yakın zamanda da 15 Temmuz ile ilgili Koç Holding "Cumhuriyetimizin en temel yapı taşı demokrasidir ve demokratik bir hukuk devleti çatısı altında bir arada yaşamak milletimizin geleceğinin en önemli garantisidir" açıklamasını yayımlamışlardır. Henry Ford gibi Koç Holding'e sipariş bir tarih yazdırmak zor olmasa gerek.

Tarihi kazananlar, güç sahipleri yazarlar. Bir yandan kendi tarihlerini yazarken ilk olarak toplumun hafızasına müdahale ederler. Kendi tarihlerini ezberlettirmeye çalışırlar. Peki gerçek tarih? 

5 Eylül 2022 Pazartesi

Cemil Meriç'in Gözüyle Kürt Sorunu

Eylül 05, 2022 0
Cemil Meriç'in Gözüyle Kürt Sorunu

 


“…Kürtçülüğü tasvip etmediğimi daha önce söylemiştim. Ortada bir dil yok.  Bir devlet geleneği yok. Edebiyat yok. Neye göre devlet kuracaklar ki? Vakıflar Yurdu’ndaki etnolojik-bölücü faaliyetlerden bende üzüldüm. Biz bu adamları devlet memuru, bakan, profesör, asker yapıyoruz, hiçbir zaman ayrı görmüyoruz. Niye böyle yapıyorlar anlamak güç evladım, güç… Ben bir ilim adamıyım. 1967-1968’lerde sosyolojide hoca iken hadislerin en kızıştığı bir devrede solcu talebelerimin yüzüne karşı hakikati haykırabiliyordum ve çıt çıkmıyordu sınıftan. Ben hakikatin arayıcısıyım çünkü. Eskiden batıda ilim dili Latince idi, bizde Arapça. İsteyen bu dilleri öğrenir ve ilimden faydalanırdı. Alim de kitabını bu dillerde yazdığı için ilmin yayılması o kadar kolay oluyordu. Şimdi ise muhakkak başka başka ilim dillerini öğrenmek mecburiyeti var. Bir insan ömrü ancak iki dili öğrenmeye yeter. Her gün hemen hemen her dilde birçok ilmi neşriyat, keşifler, buluşlar çıkıyor ve biz bunlardan mahrumuz, ilim yayılmalı. İlim dili olarak bir dil kabul edilse çok sevdiğim Türkçeden vazgeçer, o dilde okur yazarım ki, ben Türkçede üslup sahibiyim. Ömrümü Türkçe’nin inceliğine hasretmişim. Buna rağmen bırakabilirim. Hal böyleyken Kürtçülere ne oluyor?” (Cemil Meriç ile Sohbetler, Halil Açıkgöz, Doğu Kütüphanesi yay. s. 27-28)

Kaynak: Cemil Meriç’in Gözüyle ‘Kürt Sorunu

27 Ağustos 2022 Cumartesi

Albert Einstein’dan Kızına Mektup!

Ağustos 27, 2022 0
Albert Einstein’dan Kızına Mektup!


 “Görelilik teorisini önerdiğim zaman, beni çok az insan anladı ve insanlığa aktarılmak için şimdi bildireceğim şey de dünyada yanlış anlama ve önyargı ile karşılaşacak. Gerekli olduğu sürece mektupları korumanı istiyorum, yıllar, on yıllar boyu, toplum aşağıda açıklayacağım şeyi kabul etmek için yeterince ilerleyinceye kadar...

Son derece güçlü bir kuvvet var ki, şimdiye kadar bilim bunun için resmi bir açıklama bulmadı. Bu, tüm diğerlerini dahil eden ve yöneten bir kuvvettir ve hatta evrende işleyen tüm fenomenlerin arkasındadır ve bizim tarafımızdan henüz tanımlanmamıştır. Bu evrensel kuvvet sevgidir. Bilim insanları evrenin birleşik teorisini aradıkları zaman, en güçlü görünmeyen kuvveti unuttular. Sevgi, onu alanı ve vereni aydınlatan Işıktır. Sevgi yerçekimidir, çünkü bazı insanların diğerlerine çekildiklerini hissetmelerini sağlar. Sevgi güçtür, çünkü sahip olduğumuz en iyi şeyi çoğaltır ve insanlığın kendi kör bencilliğinde yok olmamasını sağlar. Sevgi gözler önüne serilir ve her şeyi ortaya çıkarır. Sevgi için yaşarız ve ölürüz. Sevgi Tanrıdır ve Tanrı Sevgidir.

Bu kuvvet her şeyi açıklar ve hayata anlam verir. Bu belki sevgiden korktuğumuz için, çok uzun zamandır görmezden geldiğimiz değişkendir, çünkü insanın isteğiyle harekete geçirmeyi öğrenmediği evrendeki tek enerji sevgidir. Sevgiye görünürlük sağlamak için, en ünlü denklemimde basit bir düzeltme yaptım. Eğer E = mc2 yerine, dünyayı iyileştiren enerjinin ışık hızının karesi ile çarpılan sevgi vasıtasıyla elde edilebildiğini kabul edersek, sevginin var olan en güçlü kuvvet olduğu sonucuna ulaşırız, çünkü sevginin sınırları yoktur. İnsanlığın bize karşı dönen, evrenin diğer güçlerini kullanmaktaki ve kontrol etmekteki başarısızlığından sonra, kendimizi başka türde enerjiyle beslememiz acil bir durumdur.

Türlerimizin hayatta kalmasını istiyorsak, hayatta anlam bulacaksak, dünyayı ve dünyada yaşayan her duyarlı varlığı kurtarmak istiyorsak, sevgi sadece tek yanıttır. Belki, gezegeni harap eden nefreti, bencilliği ve açgözlülüğü tamamıyla yok edecek kadar güçlü bir alet, sevgi bombası yapmaya hazır değiliz. Ama, her birey kendi içinde enerjisi salıverilmeyi bekleyen küçük, ama güçlü bir sevgi üreteci taşır.

Sevgili Lieserl, bu evrensel enerjiyi almayı ve vermeyi öğrendiğimiz zaman, sevginin her şeyi fethettiğini, her şeyi aşabildiğini onaylamak zorunda olacağız, çünkü sevgi yaşamın özüdür. Senin için tüm yaşamım boyunca kalbimde sessizce çarpan şeyi ifade edemediğim için derinden pişmanlık duyuyorum. Belki artık özür dilemek için çok geç, ama zaman göreceli olduğu için sana söylemem gerekiyor: Seni seviyorum ve nihai cevabı bulduğum için sana teşekkür ederim.”

Baban,
Albert Einstein